KENDİMİZLE YÜZLEŞME KORKUMUZ

En çok da kendimizle yüzleşmekten kaçar dururuz. Sebepleri var elbet bu kaçışımızın. Bu sebepleri okurken bakalım kendinize karşı ne kadar itirafta bulunacaksınız?

  • Karşılaşacağımız bir bilinmezlik var ve içerisinde kendimiz için tehlike olarak görebileceğimiz ihtimallerin çıkma olasılığı mevcut. Türk insanı, yalnızca devletten, polisten ve benzerlerinden korkmaz; asıl gerçeklerle yüzleşmekten korkar. Gerçeğin irili ufaklı her çeşidinden korkar.
  • İyi ya da kötü, doğru ya da yanlış dünyayı ve olup bitenleri bir algıla şekli vardır insanın. Bunun bozulması hiç cazip gelmez, çok zahmetli gelir. Hele de sil baştan yazımı. Şimdi kim alışacak buna en baştan?
  • Ruhsal açıdan iyileşme ya da iyileştirme süreçlerine ön yargılı bakmak, kaçmak için bahanelerimizden biri. Yüzleşmeye kalktığı takdirde, bunun altından nasıl kalkabileceği konusunda, aileden, okuldan, toplumdan bir eğitim ve yardım almadığı gibi, bunu göze aldığında, köşeye kıstırılacağı kolektif bir tepkiyle karşılaşacağını da bilir.
  • Yüzleşme sonunda çıkan sonuçlar olacaktır. İşte bunlara katlanmak ve sonrasında bu sonuçlarla beraber yaşamak için cesaretin olması gereklidir. Bu cesareti olmayanlar yüzleşmeden kaçarlar.
  • Yüzleşmek aslında mevcut bilginin hayatımıza dahil olmasını ertelemektir, toplumsal kültürümüz genelde ötelemeyi, sebeplerin üstünü örtmeyi öğrenmekten daha fazla sever maalesef. Çünkü onlarla nasıl başa çıkacağını bilemez.
  • Aile çekirdeğinden başlayan ve toplumun geneline yayılan öğrenme, araştırma, gelenek dışı yeniliklere açıklık gibi davranış modellerinden uzak yetiştirilişimiz de bu korkuyu besler.
  • Kişisel bahanelerimizin egomuzu beslemesi ve sığınak yaptığımız kocaman kaleler örmesi bizlere kendimizi daha korunaklı hissettirir, konfor alanı oluşturur. Konfor alanı demek bildik tanıdık ve alışıldık demektir beyin için.
  • Fesat yanlarımızı korumanın, kuyruğumuzu diğer insanlara karşı dik göstermenin tadını sevdiğimiz de diğer bir gerçeğimiz tabi.
  • Ruhsal müziğimizin arabesk ruhu içermesi, acıdan ve sızlanmadan besleniyor olmamız, o acıların hep zırhımız olarak durmasının işimize gelmesi de bu kaçışlardan elbet.
  • Türkiye’nin imaj toplumu olması, içimizdeki gerçek mutluluk ve benlik yerine, tribünlere oynamayı sevmesi de buna etken tabi. Sanal alemin sanal mutlulukları hava atmak ve yalanları dizip roller oynamayı daha sevimli hale getiriyor maalesef.
  • Nesillerin eğitim sistemi hâlâ reddetmek, görmezden gelmek, yok saymak, bahaneler bulmak, kabul edilebilir gerekçeler uydurmak, akla yatkınlaştırmak ya da sorunu erteleyip durmak konusunda devam ediyor ne yazık ki.
  • Türk aile yapısının kendiyle ödeşebilen, sorumluluklarını üstlenmeyi bilen; kendi kararlarını tek başına alabilen bağımsız bireyler yetiştirmekten çok ataerkil örgütlenme yapısında olması da buna etkendir. Anneye ya da aileye bağımlı büyümemiş çocuklar yetiştirilir. Toplumsal ezberler dışındaki her şeyi dışlayan, dış dünya karşısında kendini bütünüyle savunmasız hisseden, kabuğunu kalınlaştırarak yalanlarını sağlamlaştıran, ısrarını ve inadını “doğru bildiklerinden vazgeçmemek” sanan büyümemiş çocuklar yetiştiriyoruz maalesef.
  • Muhalefet olmak her şeye gönüllü olmaktan daha kolay gelir insanoğluna. Kusur bulmak, idrak edip öğrenmekten yüzleşmekten daha kolaydır tabi.

Oysa kendimizi oldurmak, geliştirmek, kişisel malzememizi gözden geçirmek, benliğimizi bütünlemek, yaşamımızı yenilemek, varoluşumuzu anlamlı kılabilmek için, gereken durumlarda kendimizle, gerçeklerle ve hayatla “yüzleşebilmek” gereklidir. Ancak yüzleşebilen insanlar kendilerini aşabilir, sorunlarıyla baş edebilirler.

AYFER ÖZDEMİR

Uluslararası Nlp ve Profesyonel Yaşam Koçu

Bilinçaltı ve Kişisel Gelişim Uzmanı

Astroloji Danışmanı

 

Bir cevap yazın