İnsan kendi inandığı fikre inanını sever. Onunla aynı fikirde olmayandan rahatsız olur. Hatta bazen inkara gider. Hemen fikre duyduğu rahatsızlığı, tepki ya da çürütücü sözlerle belirtir. Aslında rahatsız oluşu da, o fikirden bile kendisinin emin olmayışıdır. Çünkü emin olan emindir, bunun savaşını vermez, ispata girişmez. Tepkisi ya da direnişi, kendini bu konuda yalnız hissedişi yüzündendir.

Buna inanmayı seçmiştir zamanında. Böyle devam etsin ister inat ve ısrarla. Yetmezmiş gibi “bak ben haklıyım”, “bak ben doğruyum” dercesine bu inancın savaşını verir kendi iç dünyasında. Duyduğu bu yalnızlık hissini ortadan kaldırmak için,  haklılık hissini ispat için, kendi gibi düşünüp inanan insanlarla doldurur etrafını. Ya da onun gibi düşünüp inananların etrafında olmayı seçer. Çünkü her söylediği onaylanır, çünkü herkes onun gibidir etrafında. Kendince haklılık ordusunu kurmuştur hayatında.

Onu rahatsız etmeyecek, “uyuyan mutlu modu” ndan çıkarmayacak söylem edenler olsun ister etrafında. Düzeni bozulmasın diyedir bu. Zanneder ki benimle aynı dili konuşuyor. Böylece kendini yalnız hissetmez. Yandaş bulduğu için, fikirdaş olduğu insanları gördükçe kendisinin bile aslında emin olmadığı yolda “ohh be benim gibi düşünen biri daha var” diyerek ya da “ohh be bu da benim gibi” diyerek rahatlatır kendini. Ve diken diken olan rahatsızlık duygularını hislerini dindirir böylece. Onu düşünmeye iten, yeniliğe iten güvensiz bulduğu alan, tekrar eski bildiği güvenli konforlu alana dönmüştür böylece.

İnsan duygularına tercüman olan sözleri ve bunları söyleyen kişileri sever. Bunun haricinde olanları neredeyse karşısına alır ya da umursamaz görmezden gelir. İnsan hep öğrendikleri, öğretildikleri ve inandıkları ile yol almak ister. Yolu zahmetsiz olsun ister. Köşesinde her şey ayağına hazırca gelsin diye bekler. Halbuki bilmedikleri ona yeni bir şeyler katabilir ya da bugüne kadar tatmadığı duyguları tattırabilir. Buna inatla direnmek yerine, sözlerin farkında olarak dinlemeyi seçse, anlatılanın hazzını duymak için birkaç deneme kendine müsaade etse, belki bugüne kadar inandıklarının ona bu kadar katkı sağlamayacağını fark edecektir. Belki de tutunduğu yanlışları fark edecek yahut ta inandığı öğretilerin doğruluğunu teyit etmiş olacak. Aslında üç seçenekte de hep kazanan insanın kendisidir. Korkusundan ya bakan körlüğünden dolayı bu ayrıntıyı atlar maalesef.

İnsan kabul edip sığındığı inanç kalıpları içerisinde devam etmek ister. Doğasını miskinliğe sürükler. Ayrıca ister ki bu inandıkları onu mutlaka kurtarsın. Halbuki emin olmadığı ama tutunduğu öğretilere bu kadar sıkı sıkıya tutunması aynı zamanda “ya elimdekini de kaybedersem” korkusundan da kaynaklanmaktadır. İnsanı bilmediği ürkütür, korkutur. İster ki yenilik bile olsa onun anladığı bildiği dilden olsun. Çünkü o zaman, güvenle adım atabilir. Çünkü korkuyordur, cesareti yoktur yeniden başlayacaksa eğer. Hele de yalnız olmak istemez bu yolda. O nedenle kalabalık neredeyse orada yer alır kendisi de. Halbuki hayat cesurları sever. Hayatı alt üst olacak diye korkar, sil baştan başlamaya cesaret edemez. Kendinde o gücü bulamaz.

Halbuki bilmez hayatının altı mı, üstü mü onun için daha yaşanılası bir yer. Tabi işin içinde bir de eş-dost-elalem var. Sonra eşe dosta ne söyler, elalem ne der onun için. Onların gözünde kaybeden mi olacak, bugüne kadar düşündüklerim yanlış mıydı diyecek? Mümkün değil. Kendi zayıflıklarını milletin gözü önüne mi serecek? Yapamaz. Ama bu hayatı kendisinin yaşadığını da dikkate almaz. Benim için kim canını verir diye sora kimsenin evet demeyeceğini de bilir aslında. Halbuki o güçlü kral/kraliçe rolünü sergilemekten memmundur. Çünkü alkışlar bu rolü  oynayana gelmiştir. Duyacağı alkışı tercihler, yaşayacağı huzur yerine. Göreceği itibarı seçer, yeni yolculukların lezzeti yerine.

Elbette ki hayat hep bir seçim, hep bir tercih değil mi? Ama yaptığımız seçimlerin sonuçlarını bile göze alacak kadar cesur yaşayamıyoruz maalesef. Aradığımız yalan, bulduğumuz yalan. Yaptığımız sahte, gördüğümüz sahte. Bu illüzyon dünyasında bir girdabın içinde sürüklenmekte insanoğlu. Etiketler ve alkışlar içinde sağırlığını yaşamakta.

Kendinle buluşmaya, kendinle yüzleşmeye cesareti yok, çünkü kendi gerçeklerinden bile kaçar durumda. Halbuki o korkularınla tanışsa, onu bırakması çok daha kolay olacak bilmez. İnsan tanımadığı bilmediği düşmanına nasıl siper alacağını bilir mi? Elbet bilmez. Ee ne yapar? Sürekli kaçar saklanır. Kaçtığını korktuğunu kendinden büyük kılar, daha tanışmadan görmeden.

Kendi içindeki korkularını, mutluluğundan daha fazla besler aslında. Hissettiği korku yüzünden onunla daha çok vakit geçirir, daha çok yer verir hayatında. Doğal olarak hayatının baş köşesine, başrol oyuncusu olarak yerleşir korkuları. Sonra da sahnede, aslında olmayan cesaretini sergiler durur insan. Yalan için yalan hayatlarda. Mış gibi, olmak istediği ama yapamadığı rollerde. Hangi yalan hangi yalanın içinde belli değil farkında bile olmaz.

Halbuki kendini tanımaya karar verse, niyetlenip adım atsa, içindeki korkuları kadar gücünü de bulup hatırlayacak, kendi kudretinle tanışacak insan. İçindeki o muazzam bağlı bulunduğu öz varlığını hatırlayıp, hayat kıblesini kendi içine çevirse gücünü nereden alacağını ve bu gücün sürekli olduğunu hatırlayacak.

Unutulmuşlukların içerisinde insan. Sığındığı hoyrat ellerde kendini güvende sanırken, hem de mutsuzluk sitemlerinde.  Her gün biraz daha kendini körelttiğinin, biraz daha ruhunu tükettiğinin farkında değil maalesef. Kendinden bihaber yol almakta.

Ayfer ÖZDEMİR