Sürekli korku içindeyiz, sürekli bir şeylerden korkuyoruz. Şimdilerde Corona Virüsünden, ölmekten, fakirlikten, elden ayaktan düşmekten, yarın gözümüzü ekonomik krize açmaktan, borçlarımızın katlanmasından, otobüsü kaçırmaktan, işsiz kalmaktan, suçlanmaktan, yaşamımızın bir anda değişmesinden, çocuklarımıza aydınlık  bir dünya bırakamamaktan korkuyoruz. Daha bunun gibi nice korkularımız var tabi.  Korktukça içimize kapanıyoruz, yalnızlaşıyoruz, mutsuzlaşıyoruz, kararıyoruz doğal olarak. Zira aydınlık değil kasvet sarıyor içimizi.  Çünkü umut eden yaşamsal enerjimiz devrede değil. Bizi istemediklerimizle korkutan, yaşamsal mutluluk gücümüzü elimizden alan, çaresizlik hissiyle donatan bir enerjinin esiri haline geliyoruz.

Ülkemizde korkma eylemi uzun yıllardır  kültürümüz halinde. Korku kültürü yaşamda “GÜCÜ” temel olarak kabul eder. Hayatta en önemli şey güçtür korku kültüründe. Eşit ilişki olamaz, kim daha güçlü, kim daha üstün ilişkisi vardır. Korku bir yaşam felsefesidir, ezenler ve ezilenler vardır. Ortamda korku varsa bu korkunun kaynağına saygı duyulur. Eğer ortamda korku yoksa kişilerin insan olarak değeri yoktur, insanın özü, onuru önemsenmez bu kültürde. Hedeflenen “hissedilen baskı ve korku sonucu güdülmüş insanlar” dır. Bu şekilde “Ben birey olarak varım, ayaktayım, kabul etmiyorum bu doğru değil” demeyi göze alamayan, aciz toplum oluşturulur.  Özellikle devletler tarafından yaratılan bir kültürdür. Kaoslar, yaptırımlar, bir iki örnekle korkutmalar, toplumların gözlerinin perdelenmesi için önemli bir araçtır.

Böyle olunca yaşam tamamıyla özgürce yolculuk değil, bireylerin, grupların, cemaatlerin daha güçlü olma mücadelesine dönüyor. İnsanlar bugün mutsuzluktan şikayet ediyorlar ama kendilerini asıl mutlu edecek yaşam tarzından da kaçıyorlar. Teselli amaçlı 3-5 günlük özlem duydukları hayata benzer tatillerle kendilerini avutmaya devam ediyorlar. Sitemleri sadece dillerinde. Çünkü gerçekten uyanışa geçseler, birey olarak gerçek kimliklerini ellerine alsalar, buna adım atar ve yaşam felsefesi haline getirirler.

Korku kültürünün esaretinde olan insanlar için mutluymuşsun, coşkuluymuşsun, zevk alıyormuşsun hiçbir önemi yoktur. Bunları sadece sahip oldukları, satın aldıkları ile geçici  süreliğine yaşatırlar kendilerine. Bu yüzden de, doyumsuz mutsuz olarak devam ederler yaşantılarına. Yaptıkları aldıkları sahip oldukları güçlü kılıyor mu? kılmıyor mu? ona bakarlar, mevki edindin mi? sen kimsin? olarak insan seçerler,  para kazanıyor musun? şöhretli misin? haydi  göster bana öyle inanayım sana! derler. Böylelikle tüm ilişkiler ve yaşam bunun üzerinde oluşmaya başlar. Bugün  toplumumuzda, insan insana ilişki o kadar az kaldı ki, hakim olan ilişki türü güçlü güçsüz olarak mevcut. Kadın erkek ilişkisi yok, güçlü güçsüz ilişkisi var evliliklerde. Patron işveren ilişkisi yok, güçlü güçsüz ilişkisi var yönetim ve kararlarda. Ebeveyn/çocuk ilişkilerinden, eğitim sistemine kadar bir çok alanda da böyledir. Korkutarak disiplin sağlama sadece ailede ve okulda sınırlı değil, iş yerlerinde de çalışanları “korku salarak” yönetmek te en yaygın yönetim biçimi.

Zaten bir toplumun iletişim dili “sen benim kim olduğumu biliyor musun?” sorusu olmuşsa, o toplumda güçlü güçsüz ilişkisi vardır, yani korku kültürü işliyordur. Ya korkan olursun, ya da korkutan. Yani ya güçlü, ya da güçsüz. Siyasetten devlete, toplumdan bireye kadar bugün yaşamı saran, uygulanan, normalmiş gibi benimsenip kabul gören GÜÇLÜ/GÜÇSÜZ algısı ve işleyişi vardır.  Hatta özgür ruhlu ve ufku açık bireylerden bile korkulur. Gerçekleri her şeye rağmen savunanlardan korkulur.  Yetmez bu korku, üstüne bir şekilde kafası ezilir, mümkünse ibretlik olsun ve diğerleri de cesaretlenmesin, düzen bozulmasın diye. Resmen yaşamanın tek çaresi, bu sisteme ve baştaki güçlünün dediğine boyun eğmek olduğu algısı benimsetilmiştir. Bu nedenle de insanlar tek başına güçlü olmak ve bunu sürdürmek adına hem insanları harcıyor, hem de öz varlığına yabancılaşmış,  güçlü olmak daha doğrusu bu şekilde söz sahibi olup değer göreceğine inandığı için maddi değerler ve etiketler peşinde koşuyor, korku kültürünün bir esiri olarak hayatlarını sürdürüyorlar.

Halbuki Korku Kültürünün olduğu yerde BİZ BİLİNCİ  olamaz, olsa bile beslenemez. Hakim olan BEN bilinci olur. BEN’CİL bir kitle oluşur. Kişisel yaşam savaşlarında daha SALDIRGAN  KÜLTÜR beslenir gelişir, ya da SEN bilincinde yaşayan EZİK,  KİŞİLİKSİZ kültür gelişir.

“Cehalet korkuya, korku nefrete, nefret şiddete götürür. Denklem budur.” diyen İbn Rüşd’e yürekten katılıyorum.

Ayfer ÖZDEMİR